İnsan doğası, varoluşundan bu yana mülkiyet edinme ve biriktirme içgüdüsüyle hareket etmiştir. Ancak bu içgüdü, zaman zaman rasyonalite sınırlarını aşarak, metafiziksel bir imkansızlığa, yani “kefene cep diktirme” çabasına dönüşebilmektedir. Sosyolojik ve etik bir perspektiften bakıldığında, maddi varlıkların nihai akıbeti bellidir; oysa profesyonel dünyada gerçek bekâ, somut nesnelerden ziyade soyut değerlerin ve insani bağların inşasıyla mümkündür.
Ticari hayatta sermaye birikimi, bir kurumun sürdürülebilirliği için elzemdir. Lakin bu birikimin kişiselleştirilerek “sonsuza dek taşınabileceği” yanılgısı, stratejik bir hatadır. Dünya genelinde İtalyancadan İngilizceye kadar pek çok dilde karşılık bulan “yanında götürememek” gerçeği, mülkiyet haklarının biyolojik ömürle sınırlı olduğunu tescil eder. Bu noktada asıl soru şudur: Birey veya kurum, cebi olmayan bir elbiseyle bu dünyadan ayrılırken, arkasında neyi devredecektir?
Profesyonel disiplin çerçevesinde değerlendirildiğinde, bir ismin, bir buluşun veya bir markanın ömrü, sadece teknik verilerle kısıtlı değildir. Gerçek sermaye; eşe, çocuğa, anne ve babaya ayrılan zamandan, dostlarla kurulan sadakat köprülerinden ve akrabalık bağlarının getirdiği manevi huzurdan beslenir. Maddi varlıklar miras hukukuyla dağılırken; aileye bırakılan güzel anılar, dosta verilen güven ve topluma katılan tescilli değerler birer “manevi sermaye” olarak yaşamaya devam eder. Uygun Patent olarak savunduğumuz temel prensip de tam olarak budur: Sadece geçici olan rakamları biriktirmek yerine, sevdiklerimize ayıracağımız zamanla nesiller boyu anılacak sarsılmaz bir itibar inşa etmek.
”Kefene cep diktirmek” beyhude bir çabadan ibarettir. Modern dünyanın profesyonelleri için asıl başarı, cepsiz bir elbiseyle gidilecek o sona yaklaşırken, arkada bırakılan ismin kalitesidir.
Maddiyatın tükendiği noktada, aileye ve dostlara ayrılan kıymetli zamanın hatırası ile hukuki ve ahlaki bir titizlikle inşa edilmiş olan “itibar”, insanın tek gerçek mirasıdır.
