İzlediğim bir tiyatro oyunu paylaşmak istedim..
“Önünde öyle çok zaman vardı ki. Yaşamdaki tüm güzel şeyler onu bekliyor gibiydi. Aceleye ne gerek vardı? Kadınları, o uzaktaki sevimli yaratıkları bile, yaşamın doğal akışının kendisine nasıl olsa bir gün sunacağı kesin bir mutluluk olarak görüyordu.”
NEDEN TATAR ÇÖLÜ?
Zaman geçer…
Zaman geçer ve biz her biri birbirinin aynı olan günler içinde, azalan vaktin ritmini belki olmadık bir halsizlikten, alışılmadık bir yorgunluktan ya da yadırganan bir ölümden anlarız..
Zaman geçer.. Fakat bir insan ne kadar bekleyebilir? Bir umudu, bir aşkı, hatta tıpkı Drogo gibi kuzeyden gelebilecek bir düşmanı,yaklaşan savaşın sonundaki muhtemel zafer çığlıklarını ve kahramanlık düşlerinine kadar bekler? Beklemenin bir sonu, bir sınırı var mıdır? Peki Giovanni Drogo, Bastiani Kalesi’nde koyu bordo pelerinini savururken ya da umutla kuzeyi gözlerken gerçekten mutlu mudur? Hayatını Bastiani Kalesi’ne cidden adamış mıdır? Sabırlı mıdır mesela? Sıradan mıdır? Yoksa sıradanlığın ötesine çoktan geçmiş de oradan Maria’ya ve bize acı bir gülümseyişle bakmakta mıdır?
Tatar Çölü beklemenin diğer adıdır.
Hadi itiraf edelim.. Hepimiz kendi inşa ettiğimiz bir Bastiani Kalesi’nde yaşamıyor muyuz? Hepimiz Drogo kadar sıkıldık. Hepimiz Drogo gibi erteledik.. Okul, ev, iş, evlilik, çocuklar derken bir de baktık ki hayatın alışkanlıklar sarmalında çoktan yerimizi almışız bile.. Alışkanlıkların verdiği rahatlık ve konforun dayanılmaz rehavetine kapılıp kalmışız.. Tam da bu nedenden yerimizden hareket edemeyişimiz. Bir türlü hayır diyemeyişimiz. Sanki önümüzde çok uzun bir zaman varmış gibi her şeyi erteleyişimiz.. Fakat ertelemek bir acı ilaç mıdır ki hem ruhu yatıştırıyor gibi gözüksün hem de içten içe o ruhu her şeye yabancı kılsın…
Zaman geçer.. Üstelik geçip giderken Bastiani Kalesi’nde varolmaya çalışan Giovanni Drogo’ya da acımaz.. Drogo kuzeyi gözlerken, sarnıcın sesini dinlerken, mektup yazmaya çalışırken aslında hep aynı soruyu sorar kendine: Bir insan ne kadar unutabilir?
Tatar Çölü soru sormaktan çekinmeyenlerin, sorduğu soruların cevabını almaktan korkmayanların sevdiği bir oyun olacak şüphesiz.. Kim bir şövalye gibi kılıcını kınından sıyırıp da içinde o susmak bilmeyen ben farklıyım,ben başkayım, ben sıradan biri değilim yanılgısıyla düelloya girişmek istemezki? Hem herkesin yazgısı tıpkı kendisi gibi özel ve biricik değil midir?
Hayatı ıskalamış insanın acısıdır Tatar Çölü’nde anlatılan..Yabancılaşma, hırs, umut, aldanış, feragat, iç sıkıntısı.. Ya tüm bunlara kendi gerçeğinden kaçış da eklenirse?
Tatar Çölü oyun boyunca “İnsan bile isteye yabancılaşmayı seçerse ne olur? Nasıl bir bedel öder?” sorusunu soruyor.
“Ben ne yapıyorum?” diyerek insanı silkeleyen bu oyunda izleyici,Drogo’nun şahsında zamanı, aşkı, unutuşu ve yazgıyı bir kez daha düşünecek ve alışkanlıklarını, hayatındaki monotonluk ve tekdüzelikleri bir kez daha gözden geçirerek “Daha önümde uzun bir zaman var “yanılgısına düşmeyecek ..
Bazıları hayatı yaşar.. Bazılarıysa sonuna kadar bekler..Tatar Çölü’nü izleyenler bu sıra dışı uyarlamada, beklerken neyi beklediğini unutacak kadar bekleyenlerden olmamayı dileyecek. Ve seyirci, oyunun sarsıcı finalinde, Drogo ile olan ortak yanlarını yeniden sorgularken Drogo’nun düştüğü tuzaklardan gerçek hayatta kendini kurtarabilmenin hesabını yapacak.
Tatar Çölü Romanı
Bazı romanlar olgunluk çağında okunmalıdır ki anlamıderinden hissedilsin.. Tatar Çölü bu romanlardan değildir. İnsan Tatar Çölü’nefazla geç kalmamalı ki yaşadığı hayatı ıskalamasın.. Hem bu roman bir kez değil,farklı yaşlarda yine yeniden okunması gereken ender yapıtlardan biri..
İnsanlar Tatar Çölü’nü okuyanlar ve okumayanlar diye ikiye ayrıldı şimdiye dek.. Şimdiden sonraysa buna Tatar Çölü’nü izleyenler ve henüz izlememiş olanlar eklenecek.. Ve artık kitabı okuyanlar oyunu, oyunu izleyenlerse romanı merak edecek..
Dino Buzzati Kimdir?
1906’da İtalya’nın Belluno kentinde doğdu. Gazeteciliğe Corriere della Sera gazetesinde başladı ve yaşamı boyunca bu gazetede çalıştı. 1930’larda yayımlanan Dağların Adamı Barnabo ve Eski Korunun Gizemi gibi ilk romanlarında, Kafka’yı anımsatan bir gerçek üstücülük görülüyordu. Genellikle en başarılı romanı sayılan Tatar Çölü (1940), sınırdaki bir kışlada hiç gelmeyen düşmanı bekleyen askerleri anlatan etkileyici ve alaycı bir yapıttı. Öykülerini Sessanta racconti (Altmış Öykü) (1958) adlı kitapta toplayan Buzzati, bilimkurgu türündeki ikinci romanı Il grande ritratto’yla (1960) edebiyat çevrelerinde büyük üne erişti. İkiyüzlü, huysuz bir kıza tutulan yaşlı biradamın öyküsünü anlattığı Bir Aşk ise 1963’te yayımlandı. Buzzati’nin çok tutulan oyunlarının en önemlisi Un caso clinico (Klinik Bir Vaka)(1953), Albert Camus’nün yaptığı Fransızca uyarlamayla Paris’te sahnelendi.Kafka’dan esinlenmiş olmasına karşın, kendine özgü olağanüstü bir taşlama vemizah anlayışı geliştiren Buzzati, 1972’de Roma’da öldü.
Tiyatro Oyunu: En son ne zaman tiyatroya gittiniz?
Tiyatro Bileti: İstediğiniz oyuna kolay bilet bulabiliyor musunuz?
Mutlaka Yorum Yapın…
