Doğu’nun birçok yerinde genç kızların hayatı, kendi seçimleriyle şekillenen bir yaşamdan ziyade, toplumun onlara biçtiği roller etrafında dönüp durur. Bu döngü; misafir ağırlamak, misafirliğe gitmek, taziyelere katılmak, düğünlerde çalışmak, kınalarda hizmet etmek ve sürekli bir sosyal yükün altında ezilmekten ibarettir. Dışarıdan bakıldığında “sosyal bir hayat” gibi görünen bu düzen, aslında bireysel özgürlüğün yok sayıldığı, genç kızların kendi hayatlarını yaşamasına fırsat tanımayan bir sistemdir.
Bir genç kızın sabahı çoğu zaman kendi planlarıyla değil, evin ihtiyaçlarıyla başlar. Gelen misafirler için hazırlık yapılır, çaylar demlenir, sofralar kurulur. Misafirlik kültürü, toplumsal bağları güçlendiren önemli bir unsur olabilir; ancak bu yükün neredeyse tamamen genç kızların omuzlarına bırakılması, durumu bir gelenekten çok zorunluluğa dönüştürür. O artık evin “görünmeyen çalışanıdır.” Üstelik bu emek ne takdir edilir ne de sorgulanır; çünkü bu, “olması gereken” olarak kabul edilir.
Bu döngü yalnızca ev içinde kalmaz. Taziyeler, düğünler, nişanlar, doğum ziyaretleri derken genç kızların zamanı tamamen başkalarının hayatına hizmet ederek geçer. Kendi hayatına dair plan yapmak, bir hobi edinmek, kişisel gelişimine zaman ayırmak neredeyse imkânsız hale gelir. Çünkü onun zamanı, ona ait değildir. Sürekli bir “gitme ve gelme” hali içinde, aslında hiçbir yere ait olamadan yaşamını sürdürür.
Bu durumun en dikkat çekici yönlerinden biri de, bireysel alanın yokluğudur. Genç kızların kendilerine ait bir özel hayatı yoktur. Kendi arkadaş çevrelerini oluşturmak, bireysel tercihler yapmak ya da yalnız kalmak bile çoğu zaman hoş karşılanmaz. Toplumun beklentisi nettir: Uyum sağla, hizmet et, görünmez ol ama eksiksiz ol. Bu beklenti, zamanla genç kızların kendi kimliklerini bastırmalarına neden olur.
Psikolojik açıdan bakıldığında, bu yaşam biçimi ciddi bir baskı yaratır. Sürekli başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak zorunda olmak, bireyin kendi değerini sorgulamasına yol açabilir. “Ben ne istiyorum?” sorusu zamanla yerini “Benden ne bekleniyor?” sorusuna bırakır. Bu da özgüven eksikliği, içe kapanma ve hatta uzun vadede tükenmişlik hissine neden olabilir.
Toplumsal olarak bu düzen, “yardımlaşma” ve “kültür” adı altında meşrulaştırılır. Oysa gerçek yardımlaşma, eşit sorumluluk paylaşımıyla mümkündür. Kadınların ve özellikle genç kızların sürekli hizmet eden konumda olması, bu dengeyi bozar. Erkeklerin ve diğer aile bireylerinin bu yükü paylaşmaması, eşitsizliği daha da derinleştirir.
Elbette her doğu şehri ya da her aile aynı değildir. Ancak genel bir eğilim olarak bu tablo, birçok genç kızın ortak gerçeğidir. Bu gerçeği değiştirmek için öncelikle farkındalık gerekir. Genç kızların birey olduğu, kendi hayatlarını kurma hakkına sahip olduğu kabul edilmelidir. Eğitim, ekonomik özgürlük ve sosyal alanların artırılması bu dönüşümün temel taşlarıdır.
Sonuç olarak, misafir ağırlamak ya da sosyal etkinliklere katılmak bir yaşam biçimi olabilir; ancak bu, bir zorunluluk haline geldiğinde bireyin varlığını gölgeler. Genç kızların hayatı başkalarının hayatına hizmet etmekten ibaret olmamalıdır. Çünkü her birey, kendi hikâyesini yazma hakkına sahiptir. Bu hak, geleneklerin gölgesinde kaybolmamalıdır.
