TBMM’de kabul edilen düzenleme ile enflasyon muhasebesinin 2025, 2026 ve 2027 hesap dönemlerinde ertelenmesi, borsada işlem gören şirketlerin finansal tablolarının önümüzdeki üç yıl boyunca enflasyonun gerçek etkisini yansıtmadan hazırlanacağı anlamına geliyor. Bu karar teknik bir muhasebe düzenlemesi gibi görünse de, aslında yatırımcı açısından bilançoların nasıl okunması gerektiğini kökten değiştiriyor.
Öncelikle şunu netleştirelim: Bu erteleme şirketlerin iş yapma biçimini değil, işin muhasebede nasıl göründüğünü değiştiriyor. Enflasyon muhasebesi uygulanmadığında şirketlerin varlıkları güncellenmiyor, amortismanlar reel değeri yansıtmıyor ve özsermaye kalemleri enflasyon karşısında eriyor. Buna karşın satış gelirleri ve kârlar nominal olarak artmaya devam ediyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo, kârlı ama zayıf özsermayeli, kâr üreten ama nakit yaratma gücüyle uyumsuz şirketler oluyor.
Bilanço tarafında en belirgin etki, özellikle varlık ağırlığı yüksek şirketlerde görülüyor. Sanayi şirketleri ve gayrimenkul yatırım ortaklıklarında arsa, bina ve makine gibi duran varlıklar enflasyonla güncellenmediği için özsermaye olduğundan düşük kalıyor. Bu da borçluluk oranlarını kağıt üzerinde daha kötü gösteriyor. Defter değeri gerçeği yansıtmadığı için PD/DD gibi oranlar anlamını büyük ölçüde kaybediyor. Özellikle GYO’larda şirketin asıl değeri olan portföy büyüklüğü bilançoda eksik görünürken, yatırımcı için net aktif değer hesabı neredeyse işlevsiz hale geliyor.
Gelir tablosunda ise tam tersi bir illüzyon oluşuyor. Amortismanlar düşük kaldığı için faaliyet kârı ve net kâr daha yüksek görünüyor. Enflasyon ortamında satışlar hızla artarken, muhasebe maliyetlerinin geriden gelmesi kârları şişiriyor. Bu durum, kâğıt üzerinde çok güçlü görünen ancak reel olarak aynı ölçüde değer yaratmayan kârlılıklar ortaya çıkarıyor. Yani açıklanan kâr, şirketin gerçek ekonomik performansını olduğundan parlak yansıtıyor.
Nakit akım tablosu ise bu üç yılın en önemli filtresi haline geliyor. Çünkü enflasyon muhasebesinin ertelenmesi nakit yaratmıyor ya da nakdi azaltmıyor; sadece muhasebe kârını etkiliyor. Bu nedenle kâr ile operasyonel nakit akımı arasındaki fark açılıyor. Yüksek kâr açıklayan ama kasasına aynı ölçüde para koyamayan şirket sayısı artıyor. Temettü dağıtımı yapan şirketlerde de bu fark daha riskli bir tablo yaratıyor; çünkü dağıtılan kârın arkasında yeterli nakit olmayabiliyor.
Sektörel ayrışma bu dönemde çok netleşiyor. Bankalar ve hizmet ağırlıklı şirketler bu ertelemeden görece daha az etkileniyor. Fiziksel varlıkları sınırlı, gelirleri nominal ve hızlı fiyatlanabilen bu şirketlerde kârlar daha “gerçek” okunabiliyor. Buna karşılık sanayi şirketleri ve özellikle GYO’lar için açıklanan finansallar yatırımcıyı yanıltma potansiyeli taşıyor. Holdingler ise tamamen portföy yapısına bağlı olarak ayrışıyor; banka ağırlığı yüksek holdingler daha sağlam görünürken, sanayi ve gayrimenkul ağırlığı olanlar zayıf finansal rasyolarla karşı karşıya kalıyor.
Özetle, önümüzdeki üç yıl boyunca borsada açıklanacak bilançolar “kârlı ama eksik”, “güçlü ama nominal” olacak. Bu dönemde yatırımcının kâra bakarak karar vermesi sağlıklı değil. Asıl bakılması gerekenler; nakit akımı, borçluluk seviyesi ve şirketin enflasyon karşısında fiyatlama gücü. Çünkü 2025–2027 arasında bilanço kalemleri değil, nakdin gerçeği konuşacak.
Servet Bilze
