Eskiden savaşlar cephelerde, toprak almak için yapılırdı. Bugünün savaşları ise laboratuvarlarda, o toprağın üzerindeki yaşamın genetik kodlarını ele geçirmek için yapılıyor. Eğer yediğiniz lokmanın genetik şifresi bir şirketin veri tabanına “patentli” olarak kayıtlıysa, siz özgür bir birey değil, o şirketin biyolojik bir abonesisiniz demektir.
GDO ve hibrit tohum teknolojileri, “dünya açlığını bitirme” vaadiyle sofralarımıza sızdırılan truva atlarıdır. Gerçek çok daha karanlık: Doğayı patentleyemezsiniz, ama genetiğini değiştirdiğiniz doğayı bir “icat” olarak tescil edebilirsiniz. Bir tohumu kısırlaştırdığınızda, çiftçinin binlerce yıllık bağımsızlığını elinden alır, onu her ekim döneminde kapınızda sıraya giren bir müşteriye dönüştürürsünüz. Bu, tarım değil, gıda üzerinden kurulan mutlak bir diktatörlüktür.
Binlerce yıldır Anadolu topraklarında kuşaktan kuşağa aktarılan atalık tohumlar, bizim gerçek özgürlük senetlerimizdir. Bugün genetiğiyle oynanmış, tek tipleştirilmiş ve patent zırhıyla korunmuş tohumlar; sadece toprağımızı değil, biyolojik geleceğimizi de sömürgeleştiriyor. Tohumu kontrol eden, sadece gıdayı değil; sağlığı, ekonomiyi ve hatta bir milletin iradesini kontrol eder.
Şunu kendimize sormak zorundayız: Kendi tohumunu üretemeyen, kendi tarlasında başkasının patentli ürününü eken bir millet, gerçekten bağımsız mıdır? Yoksa sadece kendi toprağında bir kiracı mıdır?
Fikri mülkiyet hakları, yerli ve milli değerleri korumak için bir kalkandır. Ancak bu kalkan, küresel sermayenin Anadolu’nun bereketini ipotek altına alması için bir kılıç olarak kullanılıyorsa, orada durup düşünmek gerekir. Gelecek, laboratuvarda üretilmiş sahte bollukta değil; toprağın asaletini ve tohumun özgürlüğünü patent altına alarak koruyanların olacaktır.
Karnınız doyarken iradenizin acıkmasına izin vermeyin.
Beğeni ve Yorum Yapmayı Unutmayın…
