Yönetim Rotası Sesli Haber

Hazır • Tıkla ve dinle

0
👁️ 45.915
👍 31

Bazen bir anahtar, bir kapıdan çok daha fazlasını açar.

Aynı yolları yürürken kendine gitmeyi unutan bir insanın; ahşap sıcaklığıyla başlayan, çelik soğukluğunda yüzleşmeyle devam eden iç yolculuğu…

Bu hikâye, dışarıda aranan neşenin aslında içeride bekleyen bir kapı olduğunu hatırlatıyor.

Evi çevreleyen bahçedeyapmaktan sıkılırdı. Sürekli aynı yolu yürümek, aynı mekânlardan geçiyor olmak onun için değişiklikten çok tekrarı hatırlatıyordu. Bir şey öğrenmek için tekrarları yaşamak motive edici değildi.

Yürüyüşünü mecburen bu yoldan sürdürmek; aynı mekânları, aynı insanları görmek, selam vermek zorunda kalmak… Hep aynıydı.

Yine kış gelmiş, bahçe çiçeklerini yaza bırakmıştı. Yapraklarını duvarlara serpiştiren rüzgârın kol gezdiği bu bahçenin duvarları boyundan yüksekti. Duvardan başına düşen yaprakları elleriyle temizliyor, mevsimin tadını çıkarmaya çalışıyordu. Sıkıcılığı sarı sonbaharla değiştirmekten başka çare yoktu.

Dört duvarla çevrili evin kapısından geçerken, ilk defa ahşap bahçe kapısının üstünde hiç fark etmediği bir şeyi gördü.

Yıllardır yürüdüğü bu yolda bu detaya hiç dikkat etmemişti. İki kanatla birleşen bu kapının üstünde bir anahtar vardı. Kapının arkasında olması gereken anahtar, sokak tarafında tutulmuş; birisinin açmasını istercesine insanlara davet çıkarıyordu.

Gördü, yavaşladı. Yukarı aşağı baktı…

İki kanadın arasından içeriyi görmeye çalıştı.

Eli anahtara gitti.

Dokunmasıyla büyük anahtar yere düştü. Sesinden utandı. İçeriden biri çıksa ne diyeceğini önceden belirledi:

“Anahtar dışarıda kalmış, güvenliğiniz için uyarmak istedim,” diyecekti.

Kimseden ses gelmedi. Anahtar düşmüş, zaten açılmaya hazır kapı hafif bir dokunuşla aralanmıştı.

Koskocaman bir bahçenin içine harika bir peyzaj yapılmıştı. Bitkiler kışa uygun; açık yeşil, yere dökülmüş çiçek yapraklı uzun vals elbiselerini giymiş, sonbaharla dans ediyordu. Mevsim ne olursa olsun, doğanın uyumu hissediliyordu.

Parke taşlardan yürüyerek evin kapısına doğru ağır ağır ilerledi. Adımları ağırdı; biri görsün, kapıya çıksın diye kendine zaman tanıyordu. Sessizlik, dinamizmi seven heyecanlı yapısına ters düşüyordu.

Bu kadar güzel bir ev ve bahçede yaşayan kuşlara, kedilere bile razıydı. Yeter ki bir canlı ortaya çıksın.

Zaten bulmaca çözmeyi sevmezdi. Şimdi burada ne işi vardı? Esrarengiz ortamın, kaygının sırası mıydı?

Evin oturduğu beton zemini üç-dört adımda çıktı. Çelik kapıya yaklaştı. Rutinlerden sıkılan yapısı, aniden yükselen heyecanla adrenalinin etkisine girmiş; çelik kapının önünde duracak gücü kendinde bulmuştu.

Kapının üzerindeki metal aynanın isimlik bölümünde, keçeli kalemle yazılmış yazıyı okudu:

“Kapı açılır; sen yeter ki vurmayı bil.

Ne zaman, bilmem!

Yeter ki o kapıda durmayı bil!”

Rumi’nin bu sözünü biliyordu elbette. Ama burada ne işi vardı?

Burası bir dergâh mıydı?

“Nereye düştüm?” dedi içinden.

Hem vurmayı bileceğim, hem zamanını bilmeyeceğim; bir de durmaya sabredeceğim… Zor işler.

Eee, öyle bekleyecek miyim?

Sıkıcılık ve heyecan arası, çit üstü bir hâl… Araf dedikleri şey bu olmalıydı. Çelik kapı, demir gibi soğukluğunu baştan aşağı üzerine giydirmişti. Sonbahar, bu elbiseden daha sıcaktı.

“Kapı açılır; sen yeter ki vurmayı bil…”

Önce vurmayı becereyim, gerisi belki gelir, dedi.

Refleksle iki kez vurdu. Ses yoktu.

Açılacak hiçbir işaret yoktu. Zamanın askıya alındığı bir mekândı sanki. Durmaya devam etti. Bunun sonu yoktu. Bir an önce açılsın, ne olacaksa olsun; görmesi gerekeni görsün, alsın ve dönsün diyen iç sesini susturmaya çalışıyordu.

Başı öne eğik duruyor, zarar vermek istemeyen biri gibi görünmeye çalışıyor; yanlış anlaşılmaktan da korkuyordu.

İki-üç kez daha vurdu, sağa sola bakarak. Kimsenin açacağı yoktu. Başını hafifçe kaldırdı; aynadaki yazıya tekrar baktı ve gözleri kendi gözleriyle buluştu.

Yüzünü gördü.

Tıraşsız, mutsuz, çileli görüntüsünün altında hissettikleriyle arasındaki büyük çelişkiyi fark etti.

“Ben olsam bu yüzüme ben de kapılarımı açmam,” dedi.

“Yaşama bağlı ama pejmürde görünümlü bir insanım. Ses var, görüntü yok gibiyim…”

Açılmayan çelik kapının aynalı mesajında bir farkındalık yaşamıştı. Kendine iki-üç kez vurmuş; onu üşüten yürek kapısından içeri girmeyi başarmıştı.

Kendine giden yolda ahşabın sıcaklığıyla yol gösteren kapı, onu sert çelik kapıyla kendisine döndürmüştü.

Dışarıda aradığı neşe ve dinamizm; içinde arayıp bulmaktan korktuğu soğuk duvarlarıymış.

Aynaya tekrar baktı, kendine gülümsedi. Sırtındaki ağır küfeden bir taşı daha alıp bahçeye attı. Yeni farkındalığıyla hafiflemişti.

Yine çaldı kapıyı… Duymadılar. Gözü zile takıldı.

“Yaşlılarsa duymuyorlardır,” diye düşünüp uzun uzun bastı.

İçeriden tekerlekli bir metal sesi geldi. Ağır ağır kapıya yaklaşan bu sesle rahatladı. Nihayet bir muhatap olacaktı.

Kapı hafifçe açıldı. Tekerlekli sandalyede bir yaşlı teyze, mavi gözleriyle onu süzüyordu. Kapıya vuran ışık huzmesinden gözlerini kısarak bakıyordu.

“— Kusura bakmayın, niye buradayım bilmiyorum. Sadece bahçe kapısının anahtarı konusunda sizi uyarmak istedim. Dışarıda kalmış anahtar… Şey… Onu söylemek istedim.”

Mavi gözlü yaşlı kadın sordu:

“— Anahtar için geldin yani?”

“— Evet.”

“— Bizi uyarmak için, öyle mi?”

“— Ortam kötü… Yıllardır bu muhitteyim. İnsanlık adına…”

“— Evladım, sağ ol. Var ol. Bir anahtar bu, değil mi? Seni buraya kadar getirdi.”

“— Evet.”

“— Kaç saattir buradasın?”

“— Bir saat olmuştur.”

“— Evlat, bir yılda 8.766 saat, 525.960 dakika, 31.557.600 saniye var. Her saniye değişim için bir fırsat. Sen bir saat durmuşsun; bu 3.600 saniye eder. Yıllardır saatler harcarsın, değişim için saniyeleri kaçırırsın. Hepimiz öyleyiz. Tekerlekli sandalyede olmama bakma; kafam hâlâ iyi çalışır.”

“— Kapıda beklerken biraz farkındalık yaşadım doğrusu…”

“— Anahtarı eline almışsın işte, ne güzel.”

“— Yok… Anahtar hâlâ kapıda.”

Kadın gülümsedi:

“— Ortam kötü, kimseye güvenilmez… Doğru. Peki, kimseye güvenmeyen insanın kendi gölgesiyle buluşmasına ne dersin?”

“— Nasıl olacak?”

“— Kendini BİR’leyerek… Kendinden kendine geçerek… Sıcak ahşap kapılardan başlayıp soğuk demir kapılardan geçerek; kendi mülküne, yürek evine girerek… Kendinden kaçmayı bırakıp barışarak. İçinle dışını dengeye getirerek…”

“— Anladım şimdi neden burada olduğumu. Yıllardır aynı yolları yürürken kendime gitmeyi unutmuşum. Sıkıcı deyip şikâyet etmiş, bahanelerle kendimden uzaklaşmışım. Kendime vurmamışım.”

“— Vurmayı bil, durmayı bil… Kapıya kim gelirse gelsin, aynaya bakınca niyetini düzeltir. Bu bahçe, kuşlar, yapraklar… Hepsi dans eden benlikler. Yürüdüğün parke taşları hayat amacın. Nereden baktığın önemli. Hadi bakalım, uyumalıyım artık.”

“— Bugün yine bir şey öğrendim. Var olun,” dedi; teyzenin elini öptü, geri geri yürüdü.

Ahşap kapıya tekrar baktı. Bahçeye girerken kapattığı kapı, kendiliğinden açılmıştı.

Her şey, içten dışarı bakınca güzeldi…

Omzuna vurdu, gülümsedi:

“Canım kendim…”

Bu kez, tekrarlardan bıktığını sandığı hayatının içine, ezberlediği cümleyi savurdu sonbahara.

Artık rüzgârdan daha hızlıydı.

“Kapı açılır; sen yeter ki vurmayı bil.

Ne zaman, bilmem!

Yeter ki o kapıda durmayı bil!”

Habere Yorum Yap

Görüşlerinizi diğer okurlarla paylaşın

Hızlı İfade:
👏Tebrik
Onay
💡Fikir
📍Önemli
🎖️Başarı
✍️Katkı

Haberlerde Ara